Tuesday, September 1, 2015

Güne "Daha" Umutlu Merhaba: Eylül Geldi!


Madem ki; bu sene de Eylül gelmişti...

O zaman mutlaka bir şeyler yazmak lazımdı. 

Geçen Eylül'leri hatırlamak,

Bir mükemmel Eylül Yazısı Gibi: Eylül Geldi'yi tekrar okumak,

Ümit etmek bolca,

Çokça sevinmek,

Güzel şeyler dilemek,

Ve muhakkak  geleneksel 1 Eylül şarkısını paylaşmak lazımdı ;)

Beirut - Elephant Gun

Kutlu olsun!

"Let the seasons begin."

***

dipnot: 

Fotoğraf: "Ümit Her Zaman Her Yerdedir" fotoğraf projemden: https://www.flickr.com/photos/40212985@N08/albums/72157623886015903

Wednesday, August 19, 2015

Güne Sevinçli&Gururlu Merhaba: Hikayem Yayınlandı!


Sevinçli bir Güne Merhaba ile günaydın :)

Şurada azıcık bahsettiğim bir konu vardı. Evet, oldu.

İlk defa kendi blogum dışında bir yerde, hikayem yayınlandı.
Hem de bu sefer bir başkasının çekmiş olduğu fotoğrafa ithafen yazdığım İtiraf Mektubu isimli öykümle, Öteki Dergi'nin 18. sayısındaki "Fotoğraf Öyküleri"nde yer aldım.

Emek verilen bir alanda, birilerince değer görmek çok güzel bir duygu.
Darısı tüm verilen emeklerin, gönülden geçen dileklerin başına ;)

Okumak isterseniz:

Aynı fotoğraf için seçilen diğer öykü de sevgili dostum Fatma Zehra'ya ait:

İki yakın arkadaşın, iki yarı-adaşın aynı fotoğraf için iki farklı öyküsü, yorum farkı.

***

Fotoğraf: Yeşim Pehlivan

Sunday, August 16, 2015

Hikayemsi Haller ~ Bir Web Sitesi Tanıtımı

Hikayemsi Haller... Bu ifade bir yerden tanıdık geliyor mu? ;)

Blogumun eski takipçileri bilirler, burada paylaştığım hikayelerimi Hikayemsi Haller etiketi altında toparlıyordum. Uzun zamandır hikaye yazamayınca bu etiket de tarihe karışmak üzereydi. Ta ki; tekrar yazmaya başlayana kadar! Yeni hikayemi henüz yayınlayamıyorum. Çünkü, bir internet dergisi için yazdım. Eğer kabul görürse yayınlanır, görmezse de ben burada paylaşırım. Sağlık olsun. 

Nasıl bir mutluluktur hikaye/öykü yazmak... Başka içerikler bir yana, hikaye bir yana. Birkaç gündür üzerimden ölü toprağını attığımı hissediyorum. Umarım devamı gelir.

Tekrar başlığa dönecek olursak; ilk dönem, okulda Digital Design (Dijital Tasarım) dersi almıştım. O sıralar, eski işimden dolayı sık seyahat ettiğimden derslerin çoğunu kaçırıyordum. Haftalar birbirini kovalayıp ben bir türlü derse ve proje ödevine konsantre olamazken; teslim tarihi geldi çattı! Çok hızlı birşeyler üretmem gerekiyordu. Ben de düşündüm taşındım. En iyisi keyif alabileceğim bir konu olsun ki daha kolay tamamlayabileyim dedim. Ve dolayısıyla konu: Hikayemsi Haller oldu :) Teknik de hep öğrenmek isteyip hiç fırsat bulamadığım: Web Tasarım. 

Sonuçta ortaya şöyle birşey çıktı: http://www.hikayemsihaller.com/


Pilot hikaye olarak da Futbol Serisi'nden Deplasman'ı seçmiştim.

Ödevi yetiştirmek gayesiyle yaptığım bu site sonradan çok hoşuma gitti. Domain ismini de kendi üzerime aldım. Gün gelir vaktim olursa, tüm hikayelerimi zenginleştirilmiş formatta, e-kitap misali yayınlamak isterim. Başkalarının ilgisini, beğenisini çeker mi bilemem :)

Proje sunumunu yaptığım arkadaşlarım dışında, sitemin duyurusunu yapmamıştım. Burada bahsetmek ve varsa yorumlarınızı almak isterim. (Tasarım gereği, mümkünse Google Chrome tarayıcısından ve sesli ilerlemeniz tavsiye olunur.)

Mutlu pazarlar!

Sunday, August 9, 2015

Zoraki Nokta ~ Beş Kardeş

Noktayı koymak ne kadar zor olsa da, tamamlanmış cümleler eksik kalmışlara göre daha az acı verir.
Dedemin İnsanları'nda geçer bu söz. 
Aslında amacım, Beş Kardeş'i yazmak. 
Beş Kardeş'in noktasını. En azından bir nokta koyabilmiş olmasını...

Değil bir yönetmene, herhangi birine verilebilecek en ağır ceza, nokta koymasına müsaade etmemektedir. Her ne kadar anlatacak daha çok sözü olmasına rağmen, Beş Kardeş dizisi 13. bölümde final yapmak durumunda kaldı. Hem de nasıl bir final!



Bu arada, Beş Kardeş'i hiç izlemiş miydiniz?

Dizi, senaryosuyla yönetimiyle Onur Ünlü'nün elinden çıkma bir yapımdı. Ve takdir edersiniz ki karakterlerin hepsi, nev-i şahıslarına münhasırdılar. Sait, Nazım, Turgut, Orhan ve Aziz. Edebiyat öğretmeni (rahmetli) bir babanın beş şairden esinlenerek verdiği isimlere ve tertemiz kalplere sahip, beş kardeş. 

Yine mahalle kültürü ve yine tezatların bir araya gelişi hakimdi. Sanırım Onur Ünlü yapımlarında en sevdiğim kavramlar bu ikisi.

Mesela, imam olan Turgut da, idealist gazeteci Nazım da, at meraklısı mafya lideri Aziz de, sanatçı olma sevdalısı fakat işsiz Orhan da; hepsi o evde, beraber kahvaltı da yaptılar, sahura da kalktılar. Üstelik balıkçı abileri Sait'in şarkılı uyandırma biçimiyle. Her zaman çalan "Hangimiz Sevmedik", Ramazan'da "Sordum Sarı Çiçeğe"ye devretti hakkını. Tıpkı, beşinin koşulsuz şartsız birbirlerini kabullenişleri, yadırgamadan destek oluşları gibi. 



Sait'in bir bölümde söylediği gibi; belki de "birlikte hareket etmenin yolunu unutmuşuz" güncel yaşantılarımızda. Bu yüzden, tüm zıtlıklara rağmen beraber hareket edebilen insanları seyretmek zevkli geliyor. 13 bölümde olsa bu beş güzel kardeşin hayatlarına ortak olduk. Hak etmedikleri bir son olsa da, tamamlanabilmiş bir proje her zaman saygıyı hak eder. 

Her ne kadar entrikanın, aldatmanın, ihtirasların, savaşların hakim olduğu diziler prim yapsa da, biz sizin gibi insanları izlemeyi çok seviyoruz. Siz yine de kaçmaya ve kovalamaya devam edin, olur mu? 

Saygılar...

Beş Kardeş - 1.Fragman

Monday, August 3, 2015

Balkon Halleri ~ Bir Ağustos Klasiği

Afede hallerimden bugün Balkon Hallerimle karşınızdayım.

Biraz Ağustosa özel can sıkıntısını dağıtmaca, 
biraz "arkası yarın" formatlı verdiğim sözü tutmaca, 
biraz da "afede 2 gün üst üste post mu girermiş" türünden iddialı önyargıları [burada taş MariPosa'ya gider] yanıtlamaca amaçlı :)

Özellikle güneyde yaşayanlar ya da bir dönem yaşamışlar bilirler. Balkon vazgeçilmez bir unsurdur, yaz döneminde hayati fonksiyonları devam ettirebilmek için. Hele ki yazın şehirlere tıkılıp kalmış, çalışmak mecburiyetinde olanlar için. Hele ki hiç yıllık izni olmayıp, kısa tatile bile çıkamayacaklar için. Bu iki şartı da tutturan ben, kendime akşamları 1-2 saatliğine de olsa bir tatil ortamı oluşturayım diyorum.


Tanıştırayım; burası benim naçizane balkonum. [Balkon da balkon diye abartınca, umarım bambu takımlı salon kıvamında birşey beklemiyordunuz.] Fotoğrafı Temmuz'da çekmişim. O zamanlar La'yı okuyormuşum, günden güne değişim gösteriyor bu manzara. Mavi yönetmen sandalyem. Her gıcık işime asla yakınmadan koşan, [çoğu zaman :)] en yakınım olan arkadaşımla almıştık. Buna oturup kendi filmlerimi kurguluyorum. Henüz gören, duyan olmadı ama belki bir gün... :) Sehpa taaa 80'lerden kalmış olmalı. İlk öğrenci evimizin kuruluşu esnasında edinmiştik. Bir de arkada görünen minik bahçem var. İşte o kısım benim medar-ı iftiharım. Evin en sevdiğim/değer verdiğim alanı. Bir de atlamamam gereken nokta, çiçek masam. Bu masanın ilginç bir hikayesi var. Kısaca anlatayım. Bu masayı ben bir demirci ustasına resmen yalvararak yaptırmıştım. Neden yalvararak? Evde dolap yapımından artan bir tahta bulmuştum geçen yaz. Caddede, evin çok yakınında da bir demirci var. Dedim ki; "hem bu tahta değerlensin, hem de esnaf iş yapsın". Usta resmen yapmamak için akla karayı seçti. Bana uçuk bir fiyat çıkardı ve ekledi: "Bence sen bu fiyata hazır bir masa alırsın, boşver yaptırma". Bunun üzerine ben ne yaptım? Tabi ki; inat edip o masayı yaptırdım. Masayı her görüşümde, iyi ki de yaptırmışım diyorum. Fakat, bir yandan da emeğe, esnaflığa, işçiliğe verdiğim saygının bedeli olarak ustanın negatif tavrını da unutamıyorum. Neyse, yine de kendisine saygılar göndermeyi ihmal edemem :)

İşte böyle. Bazen mutluluk kurgulamak istediğim vakitler, buraya atıyorum kendimi. Belki bu saydıklarım 100 tl değerinde bile değildir. Fakat; 10 dakikalığına da olsa, 1 saatliğine de olsa kendim için iyi birşeyler yapmış olmanın verdiği huzur çok şeye bedel. 

Bir tane keyifli balkon şarkısı çalmalı şimdi. 

Boney M - Ma Baker

Balkonuma kahveye beklerim. Fiziksel olarak 3 kişi, fakat pek çok kalp kapasiteli ;)

***

ARKASI YARIN BİR GÜN: Nasıl Çiçek Yetiştiricisi Oldum? :)

Sunday, August 2, 2015

3'ü 1 Arada Okuma Halleri

Uzun zaman sonra bir Okuma Halleri yazısından merhaba!

Şimdi yine "Ahh nerde eski günler, eski okuma hallerim, peş peşe bitirilen kitaplar" türü mazi edebiyatı yapmayacağım. Çünkü; gün günü tutmuyor, gün günün aynısı olmak zorunda da değil, bunu iyice kavradım. Bu yüzden bugünün gerekleri neyse onu yaşamalı. Toplumsal mesajı da verdiğime göre, konuya dönebilirim :)

Bu sene, özellikle okul sezonu, uzun uzadıya kitap okumaya ayıracak vaktim olmadı. Ben de çareyi biraz daha dergilere yönelmekte buldum. Hem daha hafif (çantada taşımak için), hem de içerik sayfalar bazında olunca daha pratik geldi. Şöyle ki, serviste ya da toplu taşımada 5-10 dakikalık vakit varsa, 1 hikaye belki 1-2 şiir/deneme okunabiliyor. Bir sonraki fırsatta yine birkaç sayfa... Belki de kişisel alışkanlık, kitap okurken bir önceki okuduğum sayfanın ne olduğunu çok net hatırlamaktan yanayım. Aksi durumda, sanki konuyu kaçırıp saygısızlık ediyormuşum gibi geliyor.



Yaz dönemi ise "3'ü 1 Arada" formatına döndüm. 
Hiç denediniz mi bilmiyorum. Birden fazla (mümkünse tür olarak farklı) kitabı bir arada okumak çok keyifli oluyor. 

Örnek vermem gerekirse; 
Veba (1 adet Dünya Klasiği-olmazsa olmaz), 
İki Dirhem Bir Çekirdek (Deyimler Sözlüğü/Deneme-aylar önce başlamıştım), 
Unutma Dersleri (1 adet akıcı güncel roman-hiç hesapta yokken hayatıma giren-belki kapağından belki adından bilemediğim!).

Şu ara sıcak havaların dayanılmaz kasvetini, balkonda bu 3 kitabı evire çevire okumak suretiyle dağıtıyorum. Tavsiyedir; hem balkon hem de kitaplar ;)

***

OKURLARA SORU: Peki sizin okuma alışkanlığınız nasıldır?

ARKASI YARIN: Balkon Halleri ve Bitince Kitapların Tanıtımı.

Okurlara sorumu yöneltip, gelecek vaatlerimi de yaptığıma göre artık gidebilirim. Mutlu pazarlar :)

***


Beirut - A Sunday Smile

Monday, July 20, 2015

İnsan Taşımacılığı


IETT'nin efsanevi ve de iddialı sloganıdır: "Biz İnsan Taşıyoruz".

Tam da bayram ertesinde nedense "İnsan Taşımacılığı" üzerine yazma isteği doğdu. Acaba neden ola ki?! [Spoiler: Bu yazı bol miktarda atar/gider/sinir/serzeniş içermektedir.]

Bayram demişken; gecikmeli de olsa herkese iyi bayramlar diliyorum. Umarım, mutlu huzurlu geçmiştir bayramınız.

Dönelim konumuza... 
Bir yerlere giderken, gerçekten "insan" gibi taşındığınızı hissediyor musunuz?
Çoğu senaryo için cevap, maalesef hayır. 
Kastım sadece şehir içi, özellikle büyük şehirlerdeki toplu taşıma değil. Acı da olsa, ona artık bir şekilde alışıldı. Nüfus yoğunluğu, bir yerlere yetişme telaşı vs. Bir şekilde göz yumuluyor. Fakat, dikkat çekmek istediğim nokta, şehirler arası ulaşım. Eski dönemlere kıyasla, hem günümüzdeki araçlar daha modern, hem seferler daha sık. Ama yine de eksik olan birşeyler yok mu?

Bayram arefesinde Bolu Dağındaki otobüs kazasını duymuşsunuzdur. Kim bilir kaç aile bayrama gözü yaşlı girdi. Sebeplerine bakılıyor. Ek seferler, uykusuz şoförler, yetişebilmek (sözüm ona insanları sevdiklerine yetiştirebilmek) için aşılan hız sınırları, bir başka otobüsü geçmek için girilen yarışlar..vs. Otobüsler ne kadar teknolojik olursa olsun; gerekli planlama yapılmadıktan sonra, ölen insanlara ve yakınlarına ne faydası oldu sizce?


Keza hava yollarına bakalım. Bolu Dağı örneğine kıyasla, kesinlikle daha avantajlı. Eskiye nazaran firmalar da arttı. Rekabet dolayısıyla bilet fiyatları daha makul. En azından, havada herşey süt liman olmalı, değil mi? Sizi düne [bayram tatilinin son gününe] götürmek istiyorum. Pek çok kişi gibi ben de rötar yapan bir uçağın sakini olarak, havalimanında epey vakit geçirmek durumunda kaldım. Güya, artık çok zenginleştik, rahatlıkla uçaklara binebiliyoruz. İnsanlar durmadan söyleniyorlar, telefonla birilerine dert yanıyorlar. Kulak misafiri oldum. Gecenin 12'sinde hala uçak beklerken, yarın sabah nasıl işe gideceklerini düşünüyorlar kara kara. Çocuklu ailelerin durumu daha vahim. Yaşlısı, hastası... Halbuki, bu insanlar daha saatler evvel güzel bir bayramı ve tatili geride bıraktı. Ailesini, eşini, dostunu görüp hasret giderdi. Daha evine, işine dönemeden bu kadar sinir harbine kapılacaklarsa neden tatil yaptılar? 

Kusura bakmayın da hava/kara trafiğini hesaba katmadan fütursuzca seferler konulacağına, varsın biletler daha pahalı olsun. Daha az bir yerlere gidip/gelelim. Hem belki böylelikle görüşmelerin/buluşmaların da kıymeti artar, hem de daha az insanı kaybetmiş oluruz. 

Monday, July 13, 2015

Limonata'lı Kadıköy REXX

18 Mayıs'tan [hiç yazmasaymışım!] ertelemeli bir yazı ile burdayım. Merhaba!

Bu sene resmi tatillerin Salı ya da Perşembe gibi haftasonuna bağlanabilir güzel günlere denk gelmesi, yıllık izini olmayanların yüzünü güldürdü. [haber spikeri cümlesi gibi oldu :P] Hem biraz nefes alma/gezme/tozma olaylarına girebildik, hem de okul projeleri için de boş vakit kazandık. Gelin, gecikmeli de olsa 18 Mayıs'a dönelim, beraber Kadıköy'e gidelim ;)

Öncelikle sorayım, Limonata'yı izlediniz mi/izleyebildiniz mi?



Ali Atay bu sene ilk yönetmenlik deneyimi olan Limonata diye bir film çekti. Senaryosunu Ertan Saban ile ortaklaşa yazdığı ve de sevgili Serkan Keskin ile Ertan Saban'ın başrolleri paylaştığı.

Bu kadronun isminin geçtiği tüm işleri izleme gönüllüsü olduğumdan, tabi ki gidip sinemada görmeliydim! Fakat, malumunuz sinema sektöründe acayip bir takım işler döndüğü için bazı filmler uzun süreli vizyonda kalamıyor. Bu durum Limonata'nın da başına geldi. Hatta ben, "ha gittim ha gideceğim" derken, bir baktım sadece Kadıköy Rexx'te kalmış. Hazır tatilken, apar topar yola düştüm.

Thursday, July 2, 2015

Ne Var Ne Çok? - 2

Yeni bir Ne Var Ne Çok? yazısından merhaba!

Tam da "tam gaz başladım, böyle devam ederim" derken; hastalandım. Minimum enerjiyle sürdürdüğüm günler boyunca daha Ramazan Geldi’yi yazamadan, Temmuz da çıktı geldi. Hoşgeldiler, sefalar getirdiler. Güzel karşılayabilmeli, güzel değerlendirebilmeli.

Ağrıdan kıvrandığım bir zaman dilimi, doktor kökenli yazar/şair/tv programcısı olan Senai Demirci’nin bir tespitine denk geldim. Acil servislere gelen hastaların ağrısını, özellikle hemen gidermezlermiş. Çünkü o ağrı sayesinde hastalığın asıl kaynağını öğrenebilirlermiş. Halbuki hemen ağrıyı kesip hastayı eve gönderseler, belki de çok önemli bir hastalığın teşhisine engel olacak. İşte dünya ağrısı da bu şekilde aslında. Dünyada çektiğimiz ağrılar; bize ölümlü olduğumuzu hatırlatmak, bugünümüzü değerli kılmak için var. Hani bir laf vardır ya; “neren ağrıyorsa, canın orada”. İnsanız, bu yüzden de sağlığın değerini ancak bozulunca anlayabiliyoruz.

Bu kadar çok “ağrı” üzerine konuştuktan sonra, Ramazan temasından fazla uzaklaşmadan yeni keşfimi takdim edeyim: Ramazan Güzeldir!



2009 yılında Ramazan’a özel hazırlanmış, 30 bölümlük mini bir komedi dizisi. İsmine ve temasına bakıp ön yargılı olmamak lazım kesinlikle. Gerçekten güzel bir komedi dizisi. Kadro oldukça güçlü. Senaryo ve yönetmenlikler, Selçuk Aydemir ile Burak Aksak ikilisine ait. Bir nevi, çıraklık eserleri. [Bilmeyenler için ara not; Selçuk Aydemir ile Burak Aksak kuzenler. Ve piyasadaki işlerini gözden geçirince ortak bir mizah kabiliyetine sahip oldukları görülebilir.]

Yine bir mahalle dizisi. Birbirinden orjinal mahalle sakinleri üzerinden Ramazan anlatılmış. Halkın gözünden yanlışıyla, doğrusuyla, batıl inançlarıyla, klişeleriyle ve tabi güzellikleriyle...

Henüz birkaç bölüm izledim. Şunu söyleyebilirim ki; bu dizi, gelecekte imza atacakları yapımlar için başarılı bir pilot uygulama olmuş. Spoiler vermemek adına, direk örnek vermeyeceğim. Ama bu dizide yer alan karakterlerin bir çoğu (hatta aynı isimleri kullanarak), yıllar sonra Leyla ile Mecnun/Kardeş Payı/İşler Güçler’de karşımıza çıkacaklar ;) Adeta, karakterlerini bu dizide test etmişler Selçuk Aydemir ile Burak Aksak. 




Ramazan’dan girdim Adapazarı’ndan çıkayım. Ben oraya kısaca yeşil yer diyorum. Büyük şehirde karmaşa içinde yaşadığımızdan mı bilmiyorum. Senede birkaç haftasonu da olsa orada geçirmek, cidden iyi geliyor bünyeme. Duyularım filan yenileniyor sanki. Yıllar önce çektiğim birkaç fotoğrafı paylaşmak istedim. Daha ne kadar arşivimi sömürmeye devam edeceğim merak ediyorum. Bir ara boynuma makinemi takıp, fotoğrafa çıksam fena olmayacak!


Bu sabah serviste bu yazının içeriğini düşünürken ansızın aklıma gelen bir yazı var. 14 Şubat’ta Deniz Tan’ın Tamamen Atıyorum blogunda okumuştum. Onu da eklesem diye bloguna girdiğimde, yeni bir çocuk kitabının yayınlandığını gördüm. Kitabın yayınlandığı dönem, aynı zamanda anne de olunca duyurusunu yapamamış. Çok güzel iki duygu bir arada! Tebrikler Deniz Hanım. 

Acemi Köpek Balığı, köpek balığı olmayı arzulayan bir küçük balığın hikayesiymiş. Glug, glug... Sizce de çok sevimli değil mi kapağı?

Bahsettiğim yazı ise: http://tamamenatiyorum.com/2015/02/14/kisisel-gelisim/

“Kişisel gelişim kitapları okuyup, bir yerlerde bıraktığımız kendimizi yeniden bulmaya çalıştığımız zamanlardayız şimdi. Mutlu olmayı unutup mutlu olmayı bize hatırlatacak gurular aradığımız… Yaşamın ne olduğunu unutup yaşamı hatırlamak için uğraşlar savurduğumuz. Ne bileyim, basit şeylere prim vermeyip, en önemli şeylerin o basit şeyler olduğunu bize hatırlatsın diye etraflara paralar saçtığımız.”

***

Bir Ne Var Ne Çok’un daha sonuna geldik efenim. Sevgiler, mutluluklar, sağlıklı günler ;)

Monday, June 15, 2015

Ne Var Ne Çok?

Merhaba!

Arada sırada buraya uğrayıp varlığımdan endişe edenler, yokluğumun farkına bile varmayanlar, acaba tekrar gelir mi diye meraka düşenler, sevenler, sevmeyenler... Ben döndüm. Herkese merhaba :)

Film Meydan Okumasını saymazsak epeydir blogumun rutin düzenini devam ettiremiyorum. Bırakın yazmayı, blog arkadaşlarımı okuyamıyordum bile. Fakat haklı sebeplerim vardı. Şurada hafiften çıtlattığım üzere, 6 Mart'ta ilk işimden ayrıldım. 19 Mart'ta ise yeni işime, yeni rolüme merhaba dedim. Yeni rol lafını özellikle kullandım. Çünkü, yaptığım iş başlı başına değişti, adeta her şeye sil baştan başladım. Dahası yoğunluğum 3-4 katına çıktı. Üstüne bir de yüksek lisanstan 4 ders almamı da ekleyince bayaa eğlenceli aylar geçirdiğimi söylemeliyim :)

Neyse... Dertlenmek yok! Böyle olmasını ben istedim. Hem zaten okul tatile girdi ve hala yaşıyorum. 

Uzun süre ara verince kelimeler bile nazlanıyor, bir araya gelmek hususunda. Madem yeni bir başlangıç yapıyorum, yeni bir de kategori ekleyeyim dedim: "Ne Var Ne Çok?"

Bu da nereden çıktı diyebilirsiniz. Hikayesini de anlatayım. Hani halk arasında (çoğunlukla eski dönemlerde) "naber" yerine "ne var ne yok" lafı kullanılırmış ya. Bizim bir aile dostumuz, sohbete başlarken "Ne Var Ne Çok?" der. Benim de çok hoşuma giderdi. Yani hep "var"lardan, artılardan konuşalım istiyorum. Ne dersiniz? 



Bu fotoğrafı 30 Mart'ta okulumun bahçesinde çekmişim. Aslında şu mevsim itibariyle hükmü geçmiş olabilir ama yayınlamazsam olmazdı! Çünkü bu ağaçlar çiçek açtıkça ben huzur doldum, Leylaklar Açmış Gördün mü'yü söyleye söyleye derse gittim. Hala uyanmayan varsa, içine bahar dolmayan varsa; bu fotoğrafa sebep uyansın.





Okul demişken, okuldan gidelim madem. Bilenler bilirler. Ben mühendisim. Fakat, görsel meraklısı bir mühendis olduğum için Görsel İletişim Tasarımı'nda yüksek lisans yapmayı tercih ettim. Haliyle alt yapı farklı olunca, zorlandığım noktalar çok oldu. Ama her zorlukta, "bunu sen istedin, keyif almalısın" diye diye bir şekilde iki dönemi geride bıraktım. Neler yaptın derseniz, yukardaki şekiller [size birşey ifade etti mi bilemem :)], benim 4 element illüstrasyon ödevimdi. Sadece basit geometrik şekiller ya da çizgilerle anlatmamız istendi. Benden de bunlar çıktı. [ara not: Daha başka müthiş değişik ödevlerim de var tabi, ama ben siftahı 4 elementle yapayım dedim]

Tam da burada bir parantez açmak istiyorum. Daha önce de bahsetmiştim: şurada. "Birşeyi gerçekten çok istediğin zaman, tüm kainat bu arzunu gerçekleştirmen için çaba sarfeder"miş. Bu dönem bunu birçok kez daha tecrübe ettim. Şöyle ki; yeni işimin sanırım ilk haftasında bir arkadaşla tanıştım. Tanışma biçimi de mutfakta kettle çalıştırılması üzerine başlayan bir diyalog :) Sonradan laf lafı açıp da hem yazılımcı, hem de tasarımcı olduğunu öğrendim. Yukarıdaki görseller dahil olmak üzere, bu dönem yaptığım bir çok projede, ödevde emeği vardır. 3. bir göze ihtiyaç duyduğum her karar aşamasında, desteğini/bilgisini/yeteneğini benden esirgemedi. Kendisine buradan kocaman teşekkürler. 


Bu karmaşık dönemde film izlemeyi ihmal etmiş olabilirim. Fakat, bitmesin diye kıyamayarak yavaş yavaş izlediğim bir müthiş dizi edindim: Six Feet Under.

Taa geçen yıl, Zihin'in blogunun yan duvarında, bayıldığım bir yeşil araba posteri görmüştüm. Zihin bunu buraya koyduysa kesin güzeldir demiştim, haksız da çıkmadım.

Fazla detaya girmek istemiyorum. Bu sebepten de yalın bir görsel seçtim. Efendim, dizi cenaze levazımatçılığı yapan bir ailenin hayatını konu alıyor. Böyle bir temadan, böyle bir şaheseri nasıl çıkarmışlar, her bölümde şaşkınlığım artıyor. Hayat, ölüm, aşk, aile... ne ararsanız bu dizide mevcut.

Geçen bölümlerden birinde rastlayıp not aldığım iki cümle var. Daha 2. sezondayım ama bence dizinin ana teması budur diye düşünüyorum.

"Dünyada tek sen yaşamıyorsun."

"Herkesten öğrenilecek bir şey mutlaka vardır."




Son olarak şu fotoğrafı da göstereyim de öyle gideyim. Geçtiğimiz cumartesi Beşiktaş Pazarına giderken rastladım. Şu vosvoslara bebek gibi özenerek bakıyorlar ya acayip imreniyorum. Gerçi Burberry desen yerine başka bir şey seçilse daha mutlu olurdum. Bu arada fırsatınız olursa Beşiktaş Pazarına mutlaka gidin. Öyle replikler işitiyorum ki her gidişimde, resmen kafamı resetlemiş ve kocaman gülümsemelerle eve dönüyorum. Mesela: "En güzel domatesler sizlerin olsun."

Bir de kapanış şarkısı çalalım. Bu aralar işten dönerken 90lar Türkçe şarkılarından dinliyorum. Gerçi bu pek 90lar değil, 2000 yılı şarkısı ama benim son zamanlardaki kafa yapımla çok uyuştuğu için bunu seçtim.




"Gel bugünün hakkını ver, yarını yarın düşünsün."